Ötönazi ( Yok et kendini)

Yazan: 27 Şubat 2017  
Kategori: Almanya

 

Bildik manzaralar var hayatımda. Geçen sene bu aylar’da yine bu hastahanenin bir başka odasından, şubat ayının sekizinde karalamıştım bir kaç satır. Bu sene ondördü aynı hastahanenin bir başka odasında, hemde Sevgililer gününde!

Her kış olduğu gibi

Kalbim paramparça mesela, gözlerim ilk gün ki gibi; dokunsalar ağlayacak onlar da. Omzumda yılların yorgunluğu, beynimde unutulmuş sözlerin “belki hatırlanır” umudu. Benimkisi ise şu kahbe hayatta ayakta kalma yorgunluğu. Bir değişiklik yok; yorgun bir halde ağır aksak sekiyoruz işte.

Karmakarışık beynimdeki düşünceler. Herşey her yerde; bulamıyorum koyduğum hiç bir şeyi yerinde; hani Vatan? sevdamı koymuştum ya kalbimin bir yerine Vatan diyerek; bak işte bulamıyorum vatanım nerede?Atamın ölümü ile unutmuşlar… Adını bile kanla irfanla yeniden koyduğumuz Türk vatanı’nı, 1938 de kaldırmışlar hastahaneye. Yeterli kann gitmeyince vucudun diğer organlarına; Mikroplar dururmu? başlamışlar tekrardan üremeye. Çok basit bir kalp nakliyle; yeni kalbimiz paşam ismet bir türlü açamamış damar yollarını. Devamını oku

Şimdi Araf zamanı

Bu dünya’ya yapayalnız, hiç bir şeyleri olmadan gözlerini açan milyonlarca insanı düşünün. Sanki bu dünya’ya gelmeyi istemişler. Hepsi aynı çıkmaz sokağın önünde tek başlarına durup, bakıyor, bakıyor ama yolun sonunu bir türlü göremiyorlar. İşin en kötüsü ise sorgulamıyorlar bile. Çıkmaz bir sokağın başında durup da yolun sonunu göremez mi insan? çıkmaz sokağın başına neden geldiğini çözmemişse sonunu‘da görmesi mümkün olmuyor tabi. Yaşam bir göz kırpması gibi geçip gidiyor.dilburnu Bir bakıyorsun yirmilerindesin, bir bakıyorsun kırklarında, bir bakıyorsun ellisi altmışında. Bir de bakıyorsun ki uçmağa varmanın kıyısında… Bu gün beni bu yazıyı yazmaya iten nedeni anlatacağım… Yaşamın ne kadar kısa ve ne kadar anlamsız, boş olduğu fikri yine Tanrının nefesinden yaratılmış olmamda saklı. Kimsenin fazla vaktini almadan kısa kesmek istiyorum. Belki’de ilk defa haklı olarak yaradılışa aşırı öfkelenmiş, Tanrı ile aynı fikirde değildim. Tanrı ne diyor; ben seni ruhumdan yarattım akıl verdim ve inan sana şah damarından daha yakınım. Tamam o zaman peygamberlere neden ihtiyaç duydun‘ki? Yarattıklarınla direkt konuşabilirdin. Ben Tanrı olsam en azından öyle yapardım. Herkesin ayrı telden çalmasına izin vermez ilahi ahengin bozulmasına olanak tanımaz, yarattıklarımın acı çekmesine izin vermezdim. İnsanlarla birlikte acı çekmeyi öğrenemediğim için suçlumuyum? Cehenneme gitme konusunda’da hiç istekli olmadım. Kitabında Tanrı; bir çok şeyi yasaklarken, yarattıklarına intihar edenlerin cehennemlik, şehitlerin sorgusuz cennete gideceğini tebliğ ediyor. Eh inthar etmek isteyenlere buradan duyrulur… Ne işin var cehennemde.? Hak yolunda Cihad edenlere katıl şahaddet şerbetini iç cenetliksin. Bakmayın bana öyle, herkes ateist dese’de ben ateist değilim. Evrene, yaradılışına baktığımda Tanrıya, Peygamberlereine, ve meleklerine inanan biriyim. Sadece arada sırada’da olsa Tanrıya küsen bir çocuğum. Sorun zaten bende değil, ikiz ruhlarımda. Kendi kendileri ile daha hala savaş halindeler. Hemde bu güne kadar denenmemiş yollarla. Devamını oku

Yaşamın getirdikleri

Yazan: 15 Mayıs 2015  
Kategori: Almanya

Nasıl bir şeydir biliyor musunuz? Bir bina düşünün, en üst katından, bir köprüden, yada daha yüksek bir yerden, aniden aşağıya itiliyorsunuz. Hemde aşağıya atlamak gibi bir isteğiniz yokken. O sırada görülmeye değer bir manzarayı veya yıldızları seyrediyorsunuz. Kayacak bir yıldızın hemen ardından dilek tutmak için çabalarken, aniden aşağıya itiliyorsunuz.

Sonlara doğru Rakı ve çay

Sonlara doğru Rakı ve çay

Hızlıca aşağıya düşüyorsunuz, ne sizi tutan bir el nede tutunabileceğiniz bir ip var! Hızlıca düşüyorsunuz… Düşmenin sonunda yere ne kadar hızlı çarpacağınız, ve kaç parçaya ayırabileceğinizi kestiremeden. Düşmenin verdiği korku, o kadar esir almışki sizi, bir türlü hesaplayamıyorsunuz. Düştükten sonra neler olabileceğini’de kestiremiyorsunuz, düşündüğünüz tek şey düşerken, neden ben?
Uzun zamandır yazmadığımı fark etim… Yeniden bir şeyler yazmak zor geliyordu. Yazıp yarım bıraktığım yazılarımı açıyorum. Ellerim klavyenin üzerinde bir şeyler yazıp, tekrar kayıt bile etmeden kapatıyorum. Bu durumu günde en az bir kaç kere tekrarlıyorum. Beni bu hale ne getirdi? Ve neden bu durumdayım bilemiyorum. Kelimeleri cümlelerle ifade edemiyorum. Bunun sebebini muhakkak bulmalıyım. Yazı yazamamamın suçlusu tabiki ben olamam. Kendimden kaynaklandığına inanırsam, yapamadığım diğer işlerde olduğu gibi suçu kendime yüklersem, kalkamam düştüğüm yerden. Bir suçlu bulmalıyım. Devamını oku

Mutluluğun Resmi

Sabah’ın üçü henüz gün ağırmamış… Bu günlük bu kadar çalışma yeter diyerek yatıp yatmamak arasında gidip geliyorum. Aslında kitabımla ilgili, DSCF3214 - Kopiebiraz daha yazabilirim. Çalışma odamın penceresinden dışarıya bakıyorum… zifiri karanlık, hiç bir şey görünmüyor. Ormanın hemen kıyısında oturmanın böyle bir şey olduğunu çok uzun zaman önce öğrenmiştim. Hava kapalı, bulutlu hafiften bir yağmur çiseliyor… Yağmurun yağdığını bile göremiyorum… Sadece çıkarttığı sesten yağmur yağdığını anlıyorum. Odamın penceresi açık yağan yağmura rağmen dışarısının sıcaklığı açık pencereden hissediliyor. Bir mayıs küçük oğlum Tardu İsviçreden gelecek… Oktar ve torunlarım ailece tüm bir günü birlikte geçirecektik. Bahçede giril yaparız diye planlamıştık. Bu yağmur da nereden çıktı şimdi? Bahçe kapısından eve doğru gelen bir motor sesi ve ışık huzmesi, Tardu’nun bir sürpriz yaparak geceden gelebileceği fikri ile kapıya yöneldim. Park eden araba Tardunun arabasıydı. Devamını oku

MÜSADENİZLE

Yazan: 18 Ağustos 2013  
Kategori: Almanya, Bir Ömür dört Yaşam

Bir umudun ardına sakladıkların çıkıverir karşına bir gün. İnanamazsın önceleri, yıllardan beri sırtında taşıdığın yükten, kurtulmuş gibi hissedersin. Sudan çıkmış balıklar misali, bir oraya, bir buraya atarsın kendini. Nefesin kesilmiş gibi hissedersin. Uzun yıllar önce kaybettiğin sevdan üç beş adımlık mesafededir, elini uzatsan tutacak kadar yakın. Bir okadar’da da uzak, kalp atışların her zamankinden daha hızlı atmaktadır, hissedersin. Yüzüne bakar; tanımaz seni, aslında sende tanımamışsındır uğrunda karalar bağladığın sevdalını. Günün birinde böyle bir duyguyu yaşayacağımı söyleselerdi inanmazdım. Bulduğunu sandığın sevdalının düğün günüdür onu bulduğun gün. İkinci, belkide üçüncü kez dünya evine girecektir. Seslenip seslenmemek arasında gider gelirsin. Geride bıraktığın otuzsekiz yılın muhasebesi bir yana, bir zamanlar sana mutluluk vermiş büyük aşkını ikinci kez kaybettiğin gerçeği ile baş başasındır şimdi. Kaderin oynadığı oyuna teslim olursun. Leyla ile Mecnun’u Kerem ile Aslıyı düşünürsün ve büyük sevdaların hiç bir şekilde bir arada olamıyacaklarına bir kere daha şahitlik edersin. Eminsindir artık. Yüzüne gözlerine baktığında tanıyamadığın sevdalını sevdanı sorgularsın. Saçları, gülüşü, gözlerinin önünden gitmeyen beyninde yaşattığın o genç kız değildir karşında duran. Yılların getirdiği yıpranmışlık o kadar barizdir ki adını bile koyamadığın boşluktur sadece içini dolduran. Geldiğin gibi dönme zamanıdır, sessiz ve bir tek kelime etmeden. Beyninde, gönlünde inadına hapsettiğin sevdayı bırakma zamanıdır belkide  gelip çatan . Zamanı geri almak, geçmişi o günkü aşk ve sevgiyle yaşayabilmek ve insanın kendi içinde büyüttüğü kalenin kalın duvarlarının arkasına hapsettiği, korumaya aldığı aşk yoktur artık. Kader bir kez daha isteklerinin dışında yaşayacağın bir yola doğru itmiştir seni. Devamını oku

SEVİLMEYE DEĞER

Yazan: 24 Temmuz 2013  
Kategori: Almanya

Bu gün geriye baktığımda bu yazımı okurken gülümsemesini görür gibiyim.  Eskiden’de çok yakışırdı gülümsemek ona. Gülümsemekten asla vazgeçmemesi gerektiğini defalarca söylediğimi hatırlıyorum. O gülümsediği zaman etrafa yaydığı mucizevi ışık ısıtırdı sanki içimi. Kalbimdeki, acılar kafamadaki sorular bir bir yok olurlardı sanki. Kaderimizdi bizim; hiç ummadığımız bir anda bizi uzun yıllar önce biraraya getiren. Beklenmeyen bir girdabın fırtınalı bir aşk denizinin içine sürükleyen, öyle bir bir aşktı. Bu aşk hem bu kadar gerçek, bir okadar sırlarla doluydu. Öyle bir aşktı bizimkisi hem bu kadar yakın hem bu kadar mesafeli yaşanabilirdi. O unutulmayan yıllar da yaşadığımız bu ölümsüz aşk, heyecan, mutluluk, bilinmezlik, karmaşa ve sessizlik. Çünkü bu bizim imkansızlıkları giyinmiş aşkımızdı kahkaha, gözyaşıydı ve aksesuarları bir vardı bir yoktu. Tesadüflerin kurbanı da olsa fırtınasına kapıldıkları aşk denizini geçmeleri imkansızdı. Çok uzun yıllar korkutucu bilinmezliğin içinde savruldu bu aşk. Kalplerde iz bırakacak kadar masum, hiç bir zaman unutulmayacak , belkide iki delinin yazılmamış hikayesi olacaktı.. Devamını oku

Çocuksu gülüşünde saklı

Yazan: 30 Kasım 2010  
Kategori: Almanya

Güneşi arkamda bırakıp  batıya yolculuğumun  ilk günü. Dün gece pek analayamamıştım yıllardır yaşadığım bu şehir nekadar karanlık ne kadar  muhtaç görünüyordu gözüme. Gün çok sesli sessizliğin Hakim olduğu bir gün‘ün  hikayesi. Karanlıkta bir ışık, gülen bir yüz arar gibi bir efsane. Dünyamız nereye  gidiyor !? insanların asık yüzlerle koşuşturmaları, bense oturmuş gülen bir yüz arıyorum cehennemimde.

Binlerce soru beynimde dans ediyor, farkında bile değilim. Kaybettiğimiz, unuttuğumuz, vaz geçtim kahkahadan; olmayan gülümseme yüzlerde. Oysa ne kadar çok güler, kahkahalar atardık Güneş‘in şahitliğinde. Yüreklerde, dokunulmazlığı keşfettiren, farklı hayat penceresi, kısacası bakmasını bilen gözlerin en kıymetli hazinesi.  Bu cehennemde toplumun bir bireyi  olarak cenneti yaşamak varken, sessiz başlayan hikayenin ve kimsenin göremediği, sadece bir yürekte yankılanan çığlığı. Kulaklara, gözlere ve yüreklere ulaşma zamanının geldiği an. Görmeyen gözler  aralanmış, içeriye ışıl ışıl, huzur ve gelecek vadeden bir aydınlık, nağme nağme yükselen bir şarkının notaları gibi. Bir dilek tutmak gerek içimizden. Kahkadan yana, daha önce hiç dilemediklerimizden. Bu günün hikayesi bir az  farklı olsada.

Günümün yarısı insanları izleyerek geçti. Bu önemli  konuda insanlık olarak ne kadar kayıp verdiğimizi anlamak istedim. Benim işim, daha doğrusu iş dışındaki işim insan gözlemciliği ve onları yazıya aktarmak değil.  Bu gün ne olduysa, biz insanların hayatımızda önemsemediğimiz, ama bizi biz eden bir duygudan,bir tepkiden,bir varoluştan yazacağım. O insanların yüzünde kaybolmuş duygu ve o istemli, isteksiz tepki. İnsanların yaşam biçimi olduğu kadar,insanı insan eden. Merak‘mı ettiniz; duygunun adı gülmek;  o duygu‘ ki,insanların yapmacık yüzlerinden çok uzakta,sadece mutlu anların ifadesi. İnsana yakışan gülümseme, kahkaha  insanlar ne oldu da  unuttu bu duyguyu. Devamını oku

Siyaset ve Ticaret

 Siyaset ve ticaret adını verdiğim bu bölüm1981‘de  Almanyanın Nürnberg şehrinde başladı. Kendi iş yerimi açmalıydım ve bu konuda hiç bir fikrim yoktu. Hayatınızın her zaman yeni başlangıçlara kucak açtığını biliyor musunuz? İşte ben bunu henüz bilemiyordum! Bu sabah yatağımdan yepyeni bir ben olarak uyanmıştım.  Beyninim sanki  yepyeni mutluluk hormonları salgılıyordu, Fabrikada‘ki işime gitmek için hazırlanırken, iki işi bir arada devam ettirebilme korkusu bir anda yok olmuştu sanki.
İişime devam ediyordum aynı zamanda dükkanla uğraşıyordum. Pek kolay olmasada artık karar verilmişti Hediyelik eşya tekstil gibi o zamanlar herkesin ihtiyacı olan mamuller üzerinde yoğunlaşmıştım. Bu duruma bir yıl boyunca tahammül edebilmiş, 1982 yılında Fabrikadan çıkışımı almış ,tamamen ayrılmış, tüm enerjimi  kendi işime vermiştim. O yıllarda Almanyada yabancı işçi statüsünde olanların kendi adlarında  ticaret yapma hakları yoktu. Her türlü engellemelere rağmen, oturma ve çalışma iznimdeki ticaret ve yöneticilik yapamaz damgası, bir Alman arkadaşın adı  üzerinden mağza açmama engel olamamıştı.
Hoş o zamanlar ticaret yapan bir çok arkadaşımı bu durum rahatsız etmiyordu.1985 yılına kadar şehir meclisi üyeliğim de devam etmişti 1982 ve 1984 yılları arasında Yoğun olarak  Pasaportlarımıza vurulmuş olan bu damganın kaldırılması yabancılarında   kendi adlarına ticaret yapabilmeleri için açtığım davalar sonunda  avukatım Dr.Lothar Bucholzun zaferi ile sonuçlanmış 1984 yılından başlıyarak tüm yabancılar için geçerli olan oturma Devamını oku

Çok Sevmek

Yazan: 10 Nisan 1999  
Kategori: Almanya, Bir Ömür dört Yaşam

Çok sevmek ! Hani bir türlü kanser hastalığına yakalanmış gibi veya bir bulaşıcı hastalık. Canım sıkkın galiba… aslında sıkkından‘da öte bir mengenede gibiyim. Ben çok sevdim, hoş daha hala seviyorum ve onun olmadığı bir yaşam düşümde bile yok. Onsuz sudan çıkmış balık gibiyim,  onunla beraberken sanki kedi ile köpek.  Bu durum benim için ruh halinden ziyade saçma bir alışkanlığa dönüştü iyice…”azimli olmak, inatçı olmak ,birşeyler başarmak için uğraşmak” ilk başta kulağa güzel gelse de son zamanlarda saçmalıktan başka bişey olmadığını düşünüp, kaderden öteye bişey olmuyor deyip,  içinde bunları barındıran her türlü davranıştan köşe bucak kaçasım var..yani biraz olsun kendimi rahat bırakasım var.
Çoğu zaman nefesim kesilir,  müebbet hapse mahkum edilmiş gibi hissederim kendimi. Ama öyle bi durumdayım ki şimdi, bir şeyleri bıraksam tüm sürü üstümden geçip gider, benim de nal toplayacak halim bile kalmaz. O yüzden güzel düşünmekle başlayıp hayattan zevk almakla biten öğütler zincirine güvenmek istiyorum. Yoruldum kendi kendimi oyalamaktan, güne gülümseyerek başlamaktan. Karşılaştığım insanlara, içten bir günaydın demekten yoruldum. Havanın puslu olmasından, çikolatanın kalorisinden bıktım.. sıkıldım bu  karmaşık  ilişkilerden. Devamını oku