O Çocuğum ben

Yazan: 23 Ağustos 2020  
Kategori: Yayınlanmış yazilarım

Ahmet’in arşivinden çıkartıp, görselimize sunduğu resimlere bakıyorum.

Mehmet Tevfik

Çocukluğumuz’da sahip olamadığımız   fotoğraf makinesinin ne kadar iyi bir yol arkadaşı olduğunu yeni, yeni keşfediyorum. Kaybolmuş anılarım canlanıveriyor birden bire. Bakarken siyah beyaz resimlere, renkleniyorlar göz bebeklerimde. Çoukluğumuzun Futbol sahası, aramızda yaptığımız maçlar; resimler siyah, beyaz renklenerek  canlanıyor sanki.

Kaleci, oyuncu kavramı vardı. Takımların genellikle iyi oyuncuları bu kutsal göreve kendilerini adarlardı. Ben hep kaleci olarak yer alırdım sahada. Bir topu tutmak için kendimi yerlere atıp kolumu, dizimi parçalamayı göze alırdım. Amaç arkadaşların beğenisini kazanamaktı. Para o zamanlar kolay bulunmadığından, maçın hangi takım tarafından başlatılacağına; bir tarafına tükürülmüş yassı bir taşın havaya atılıp, yaş mı, kuru mu seçiminde doğru tarafı bilen tarafın başlaması yöntemi ile karar verilirdi. Resmiler siyah beyaz  çekilmiş, olsun!.. ben renkli görüyorum. Dikenlerin arasından geçerek Naki beye ulaşıyorum. Balık tutan birkaç kişi… Sahilde güneşlenenler, yüzenler, botlarda, kayıklarda eğlenenler, bahçelerinde akşamüstünü karşılayanlar, Büyük ada  kendi halince. Her yaz olduğu gibi, Naki bey; bu küçük deniz  kıyı şeridinde, köşkü, denize kadar uzanan bahçesi ve İskelesi olan kişinin adı ile anılırdı. Kumsalın hemen yukarısında Koço amcanın evi, bir de küçük bostanı vardı. Sahide oturuyor ve gözlerimi yumuyorum. Gözlerimin egemen olduğu bir dünyadan bir an uzaklaşmak istiyorum. Tenime değen rüzgâra bırakıyorum kendimi. Denizin sesi insanların bağırış çağırışları arasında yok olup, gürültüye yeniliyor. Kuş cıvıltıları tek tük.

Naki bey’in iskelesine çıkıyor ve ardımda kalan güne kulak kesiliyorum. Konukluğundan hoşnut, ardımda kalan günden, bu adanın öyküsünü anlatmasını istiyorum.

Pek çok deniz kıyısı ortak, bu görüntülerin dışında anlatır, var olan öyküyü. Gün boyu çekilmiş her fotoğraf karesinde, yazıp söyleştiğim her insanda,  öyküsünü arıyorum gözlerim kapalı.

Evlerin birbirlerinden güç alabilmek için dizimi, sokakları yarattıkları duygusuna, kapılıp giderken, yaşlı bir kadının, gülümsemesi takılıyor gözüme. Yoksa gülümseyen çiçekleri mi? Nevruz Mevki Nr.7  Tepeköy, evimin sokağa bakan yüzü renk renk çiçeklerle donatılmış. İnsan; çiçekleri seviyor. Çiçeklere yaşamında yer açtıkça, sevinci çoğalmaya duruyor. Hasret’de çoğalan sevinçten payına düşene sarılıyor.

Stathakis, Maki, Niki, Stavro, Niko, Yorgo, Marina ve daha niceleri için de bu böyle. Güler yüzünde çiçeklerimizin izi var. “Ben bu Ada‘da doğdum.” diyor “ sonra göç ettik. Bu ada’da  neler kalmıştı? Ardımızda neler bıraktığımız önemlidir. Bir gün ardımızda bıraktıklarımız bize söyler çünkü, geriye dönülüp dönülemeyeceğini, bunu isteyip istemeyeceğimizi.

Birden Stathakis ve onun gibiler ile empati kuruyorum. Kendi doğduğum mahallede, bıraktığım evimin merdivenlerini anımsıyorum. Beraberce oyunlar oynadığımız, çocukluk arkadaşlarımı, komşularımı. Kapısı bir daha açılmamak üzere  kapanmış evimi. Artık anılarımdan başka hiçbir yerde olmayan. Bir gün yeniden arkadaşlarımla oyunlar oynamayı istememeliyim. O evi kapattılar! Bana geriye dönülemeyeceğini söylüyor kapanan o ev.

Kapıları Kapanan evler;

Yıllar sonra Yunanistana giden dostlarım, arkadaşlarım Yunanca öğrenmek zorunda kaldıklarını söylediklerinde şaşırmıştım. Hatta Anadoluya MÖ 850 lerde gelen Türk boylarından Karamanoğulları Gök Oğuzlar, Avar ve Bugar boylarının daha sonra Ortodoks dinini seçtiklerini öğrendiğimde şaşkına dönmüştüm. Kril alfabesi ile Türkçe yazdıklarını Türkçe konuştuklarını ilk başlarda, Rumca bilmediklerini Öğrendiğim’de daha’da şaşırmıştım. Rum, Türk Ortodoks farketmez; Binlerce yıldır yaşadıkları vatanlarından, bu şekilde koparılmaları, sürülmeleri ve hatta tehdit edilerek, gitmeleri için yapılan baskıları, bir insanlık ayıbı olarak görüyorum.

Büyükada ve diğer Adalar’da ve tüm Anadolu’da bıraktıkları evler için yaşam, Ortodoks Türklere ve Rumlara neler söylüyor?

Bugün İstanbulda, Adalarda ve Anadolunun genelinde parmakla sayılacak kadar az Rum, Türk Ortodoks hemşehrimiz var. Ancak Yunanistan’da  Türkiyeden giden  Rumların, ve Ortodoks Türklerin kurdukları, birlikte yaşadıkları çeşitli bölgelerde, yaşamları hep yarım. Ayrı ülkelerdeki kardeş beldeler ve insanları ortak duygular içinde, geçmişlerinin izlerini sürmek istiyor. Bu izler kendilerini en canlı biçimde evlerde yaşatıyor. Evler, içlerinde yaşayan insanlarla birlikte soluk alıp vermeyi sürdürmüş, koruma altına alınanlar, ancak diğer tarihi yapılar, evler kadar şanslı olamamış. Oysa ekmek kavgası hep bildiğimiz kavga… Sonra…

Nazım Hikmet’i anımsıyorum: “

Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer

Ve hâlâ şarabımızı vermek için, üzüm gibi eziliyorsak,

Kabahat senin demeye’de dilim varmıyor ama…

Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim”

Kalan bir kaç Rum dostum Ada’da, mahsun; Büyükada’dan ben başka yer bilmem diyor. “Burada doğdum, burada öleceğim.” Başka bir yer bilmemenin kederini arıyorum gözlerinde!.. Bulamıyorum. Rahat sınırları belli yaşamlarının ve yaşayacaklarının verdiği  güven içinde. Görmüş geçirmiş ağaçların gölgelerine atılan masalar, sandalyeler, Hiristos tepesinde.

Kahvenaneleri, İskele meydanı, sahil şeritlerinin vazgeçilmezidir. Büyükadanın’da olmalıydı böyle bir meydanı, çarşısı. Yaşamın sıradan akışının doğal tanığı bir meydan. Adının Vapur iskelesi, başka bir ad olmasının önemini yitirdiği bir alan.

İskele üzerinde kendimi bir bırakayım rüzgâra… Karnım da acıkır. Tertemiz olduğu söylenen balık lokantalarından birini düşünürüm, İskelede oturuyor ve ardımda kalan günü dinliyorum bu kez‘de. İçim yanıyor, inadına susuyorum. Sustukça, koparıyorum her bir parçamı bedenimden. Duygularım bende hükümsüz, düşlerim yarım. Yalnızlığın kapıları kapanıyor yüzüme, ruhum bir orada bir burada, gel, gitlerde, firari çocukluğum. Büyümek, aslında özlemekmiş. Domatesli, peynirli, Jambonlu, sandiviçleri, hızlı, hızlı yedikten sonra, tekrar dışarıya, sokağa oyuna dönmeyi çook özledim. Annem mutfakta yemek yaparken, masada ders çalışmayı, onunla  sohbet etmeyi çok özledim. İspirto ocağını, beyaz fayans kaplı mutfağı özledim. Bahçemizdeki o dut ağacında gün doğumundan gün batımına kadar dut yemeyi, annem bir daha izin vermez diye, gün boyu onun üzerinde oturduğum günleri özledim. Babamın çam ağacının Dallarına kurduğu salıncağımı özledim. Bahçelerden erik, mandalina, incir  çalmayı. Oramı buramı çize çize

böğürtlen toplamayı, Yapı Kredi Bankasından gelen Doğan kardeş  mecmuasını, heyecanla okumayı özledim. Çocukluğumun tadını özledim. Arkadaşlarımı özledim. Yakartop ,birdirbir, saklanbaç oynamayı, Eşşekçi deli ali amcayı kızdırıp, kaçmayı bile özledim. En önemlisi; dertssiz başımı özledim! neleri özlemedim ki… Bıraksaydım boşluğa, hayallerim kalsaydı sadece geride. Keşke’nin diğer anlamı bu ben‘de ki… onun boşluğu sadece ”ben” im. Bende’ki ben’de ise, sahip olduğum bir çok boşluk var.

Kimi kocaman insanlar olmuşlar, kimi küçük çocuklar. Bazıları büyümüş, ama hala çocuklar. Onlar hiç anlamazlar. Durup’ta sormazlar hiç neden? Hiç düşünmezler, hep devam ederler yaşamaya. Umarsamazlık diz boyu, başlarına vursanda gülerler. Herkes çalar ayrı bir telden, sabah uynamak için saat çok erken, bu kısa yolculuk farklı her zamankinden. Yaslamış sırtımı bahçe duvarına düşünürken ben.

Birde memoş olmak var işte başımın belası ben. Artık sus yüreğim ! Duyuyor musun ? Kimse görmek istemese de, büyük duygularımın içinde; daha hala;

o Çocuğum  ben.

Memoş

 

11 Ocak 2012 Büyükada’da biz

Sayfasında yayınlandı

HİÇ BİR SUÇ CEZASIZ KALMAZ

Yazan: 22 Şubat 2018  
Kategori: Yayınlanmış yazilarım

Ben doğduğum günden beri Atalarım dahil olmak üzere bildiğim yedi göbek Türk oğlu Türküm. AKP genel başkanı gibi sonradan olma falan değilim ha. E Devlete girer seceremize bakarsın. Daha düne kadar Ortadoğu Projesinin eş başkanı olduğunu söyleyen, PKK terör örgütü ile masaya oturup pazarlıklar yürüten, PYD nin başkanını ankarada kırmızı halılar sererek ağırlayan, Barzaniyi devlet başkanı gibi karşılayıp, ağırlayıp Ankaranın göbeğine bayrağını dikmesine izin veren,  Feto yandaşları ile el ele vererek TSK lerindeki vatansever paşaları tasviye eden, daha’da öteye giderek Bu davanın Savcısı olduğunu söylüyerek TSK lerinin kozmik odasındaki gizli bilgilerin CIA, FBI gibi gizli örgütlerinin eline geçmesine yol veren, Rıza Zerap aracılığı ile Bakanlarının hırsızlık, yolsuzluk yaptığını bildiği halde onları koruyup kollayan. Amerikanın uşaklığına soyunarak, Orta doğu kuze Afrika projesinin eş başkanlığına soyunan, Irak, Libya ve daha sonra Suriyenin parçalanmasına öncülük eden, Şam’da Emevi cammiinde namaz kılma hayali ile dostun Esatı kalleşce arkadan vuran benmiyim.  Devamını oku

Kıyamet Yakın

Yazan: 25 Haziran 2017  
Kategori: Bir Ömür dört Yaşam

Şu an Avrupadaki düzen bize inadına mükemmel olmayı diretse de, bir yanımız hep eksik.

Mehmet Tevfik

Ekonomik olarak ne kadar büyürsek büyüyelim, ne kadar Avrupalyız desek‘de bir yanımız hep güçsüz ve  küçük kalıyor. Bire bir gezmiş, yaşamış, ve ya uzaktan izlemiş olduğumuz ülkeleri ve orada yaşanan hayatlardan duygusal olarak etkileniyoruz belki.  Bu durum nefes alıp vermek kadar kısa sürüyor. Bireysel olarak devamlı hata yapmaya, medeniyeti ıskalayarak yaşamaya itiliyoruz Bu da birlikte yaşaması gereken insanlığın mutsuzluğu oluyor. Yazdığım öykülerde küçükde  olsa her zaman hayatımızdan bir kesit vardır. Bu benim tamamen kendi iç hesaplaşmalarımla ilgili bir yerde durur. Bazen toplumsal, bazen bireysel, adam sendecilik ve duyarsızlıklar karşısında, insanların tutumları belki yazma sebebim. Tüm yazdıklarım benim öykülerimin tanımı olabilirmi? Çoğu zaman gözümden kaçırdığım detayları yakalamaya, resmetmeye, çalışıyorum. Parmakla gösterilmez ayıptır!… denilen bir çok yaşanmışlığı ve ya o yörede yaşayanların durumunu parmakla göstermeye çalışıyorum kendimce.  Parmakla göstermek  ayıptır deselerde! Ben bu sözü yok sayıyorum. Nedenmi? Gözümüzün içine sokmadan görmüyoruz ve ya görmezden geliyoruz ya. Her zaman puzzle parçalarlarını  bir araya getirmekle  tamamlanmıyor istediğimiz resim. Bütün parçaları  bir araya getirebildiğimizde bütün oluyoruz. Hatta bazen o küçük parçalar uzun bir uğraşının sonunda büyük tablonun çok güzel detayları ve ya tamamınını görsele sunuş halini alabiliyor. Devamını oku

EVET mi HAYIR mı

Yazan: 27 Şubat 2017  
Kategori: Yayınlanmış yazilarım

Bir TRT klasiği olan evet hayır yarışmasını sunan ‘’Erkan Yolaç’’ tanımayanımız varmıdır? “mehter marşıyla geliyorsunuz izmir marşıyla gidiyorsunuz, “öyle kafanızı emme basma tulumba gibi sallamayacaksınız” Ya EVET veya HAYIR diyerek cevaplıyacaksınız, diyerek başlardı programına. Dün geçmişten bir kaç programını izledim bir de ne göreyim Mehter marşı ile gelip İzmir marşı ile gidenlerin çoğu EVET diyerek gitmişler. Oh be.

            Erkan Yolaç

Erkan Yolaç

Bir insanın doğduğundan öldüğü güne kadar Kullandığı Evet ve Hayır’lara bir bakalım. EVET’ler çoğunluğunu doldurur insan hayatının. Konuşmaya başladığımız da başlar EVET ve HAYIR lar hayatımızda. Aslında her EVET deyişimizde bir kayıp yaşamış olsak bile zordur HAYIR demek.

-Babayı seviyormusun çocuk?

Çocuk Babasından korkuyordur ama yine’de EVET der cevap olarak. (Korkunun ecele faydası yok tabi)

Öğretmen sorar sınıfta; Verdiğim konuyu çalışıp imtahana hazırlandınızmı?

Tüm öğrenciler çalışmış ve ya çalışmamış fark etmez hep bir ağızdan bağırır EVEEET ( Hiç kimse Hayır diyemez ne olur ne olmaz diye.)

Gelirsin nikah daireseine Sorarlar; Kimsenin etkisi altında kalmadan …….. eşiniz olarak kabul ediyormusunuz? Bir gür çıkar insanın sesi, kocaman bir EVEEET. ( yıllar sonra % 80 i pişmandır bu EVET den de ama iş işten geçmiş bir kere EVET demişlerdir.) Devamını oku

Ötönazi ( Yok et kendini)

Yazan: 27 Şubat 2017  
Kategori: Almanya

 

Bildik manzaralar var hayatımda. Geçen sene bu aylar’da yine bu hastahanenin bir başka odasından, şubat ayının sekizinde karalamıştım bir kaç satır.

Kuzey Hastahanesi

Bu sene ondördü aynı hastahanenin bir başka odasında, hemde Sevgililer gününde!

Kalbim paramparça mesela, gözlerim ilk gün ki gibi; dokunsalar ağlayacak onlar da. Omzumda yılların yorgunluğu, beynimde unutulmuş sözlerin “belki hatırlanır” umudu. Benimkisi ise şu kahbe hayatta ayakta kalma yorgunluğu. Bir değişiklik yok; yorgun bir halde ağır aksak sekiyoruz işte.

Karmakarışık beynimdeki düşünceler. Herşey her yerde; bulamıyorum koyduğum hiç bir şeyi yerinde; hani Vatan? sevdamı koymuştum ya kalbimin bir yerine Vatan diyerek; bak işte bulamıyorum vatanım nerede? Atamın ölümü ile unutmuşlar… Adını bile kanla irfanla yeniden koyduğumuz Türk vatanı’nı, 1938 de kaldırmışlar hastahaneye. Yeterli kann gitmeyince vucudun diğer organlarına; Mikroplar dururmu? başlamışlar tekrardan üremeye. Çok basit bir kalp nakli ile; yeni kalbimiz paşam ismet bir türlü açamamış damar yollarını.Paralara bile basmış kendi resmini, Belki Atam unutulur, Vatan’a bir faydası olur diye!.. Devamını oku

Şimdi Araf zamanı

Bu dünya’ya yapayalnız, hiç bir şeyleri olmadan gözlerini açan milyonlarca insanı düşünün; Sanki bu dünya’ya gelmeyi kendileri istemişler gibi. Hatta hangi aile‘de doğmaya kendileri karar vermişler gibi.  Bebeklik çocukluk derken herkesin üzerine bir yükyüklenmiş. Bu gün ise hepsi aynı çıkmaz sokağın önünde tek başlarına durup, bakıyor, bakıyor ama yolun sonunu bir türlü göremiyorlar.  İşin en kötüsü ise sorgulamıyorlar bile. Çıkmaz bir sokağın başında durup da yolun sonunu göremez mi insan? çıkmaz sokağın başına neden geldiğini çözmemişse sonunu‘da görmesi mümkün olmuyor tabi. Yaşam bir göz kırpması gibi geçip gidiyor. Bir bakıyorsun yirmilerindesin, bir bakıyorsun kırklarında, bir bakıyorsun ellisi altmışında. Bir de bakıyorsun ki uçmağa varmanın kıyısında… Bu gün beni bu yazıyı yazmaya iten nedeni anlatacağım… Yaşamın ne kadar kısa ve ne kadar anlamsız, boş olduğu fikri yine Tanrının nefesinden yaratılmış olmamda saklı. Kimsenin fazla vaktini almadan kısa kesmek istiyorum. Belki’de ilk defa haklı olarak yaradılışa aşırı öfkelenmiş, Tanrı ile aynı fikirde değildim. Tanrı ne diyor; ben seni ruhumdan yarattım akıl verdim ve inan sana şah damarından daha yakınım. Tamam o zaman peygamberlere neden ihtiyaç duydun‘ki? Yarattıklarınla direkt konuşabilirdin. Ben Tanrı olsam en azından öyle yapardım. Herkesin ayrı telden çalmasına izin vermez ilahi ahengin bozulmasına olanak tanımaz, yarattıklarımın acı çekmesine izin vermezdim. İnsanlarla birlikte acı çekmeyi öğrenemediğim için suçlumuyum? Cehenneme gitme konusunda’da hiç istekli olmadım. Kitabında Tanrı; bir çok şeyi yasaklarken, yarattıklarına intihar edenlerin cehennemlik, şehitlerin sorgusuz cennete gideceğini tebliğ ediyor. Eh inthar etmek isteyenlere buradan duyrulur… Ne işin var cehennemde.? Hak yolunda Cihad edenlere katıl şahaddet şerbetini iç cenetliksin. Bakmayın bana öyle, herkes ateist dese’de ben ateist değilim. Evrene, yaradılışına baktığımda Tanrıya, Peygamberlereine, ve meleklerine inanan biriyim. Sadece arada sırada’da olsa Tanrıya küsen bir çocuğum. Sorun zaten bende değil, ikiz ruhlarımda. Kendi kendileri ile daha hala savaş halindeler. Hemde bu güne kadar denenmemiş yollarla. Devamını oku

Hayalim Yeni dünyam

Yazan: 27 Ağustos 2015  
Kategori: Yayınlanmış yazilarım

DSCF3566

Sonunda alacağım

Hayal etmek yaşamaya başladığınızı anladığınız anda başlar ve ya yaratıcı olmak ile eşdeğerdir. Önce ne istediğinizi hayal ederseniz, hayal ettiğiniz şeyi istersiniz, hayal ettiğiniz gerçeğe dönüşür ve sonunda istediğinizi yaratırsınız. Bazen olmayacak şeyleri hayal eder, görür ve kendinize şöyle dersiniz. Neden? Nedensizdir aslında; insanın varoluş sebebidir hayal kurmak.  Ve kurduğu hayalleri gerçekleştirmek bunun için çabalamak, yaratmak, başarmak. Bu yaşamda başarılı olmanın sihirli sözcüğüdür hayal Kurmak. Başarısız olmak; unutulmaması gerekir ki başarının anahtarı, en azından bir kez başarısız olmak demektir. Her insan beyni düşünmeye başladığı günden itibaren hayal kurmaya programlanmıştır. Hayal kurmadan yaşamak, zaten yaşamın sona geldiğinin göstergesidir. İnsanlar başlarına gelenler için hep içinde bulundukları durumu suçlarlar. Ben durumlara inanmam. Bu dünyada başarılı olan insanlar hayal ettikleri konumu, durumu arayan ve bulamadıkları zaman onları yaratanlardır. İstediğinizi elde edemezsiniz, elde ettiğinizi istemek zorunda kalırsınız. Doğduğumuz gün… dönüşü ve kalkış saati belli olmayan yolculuğun, biletidir elimize tutuşturulan. Ben zengin bir aileden gelmiyorum, hatta hiçbir zaman çok paramız olmadı. Büyükbabamı hayal mayal hatırlıyorum. Babam yıllarca ticaret yaptıktan sonra tekrar memuriyete dönmek zorunda kaldı. Ne tür hayalleri vardı hiç bilemedim. Bidiğim çok geniş, büyük bir ailemin olduğuydu. Babam ve Annem bu büyük ailenin bir parçası olmaktan mutluluk duyarlardı. Annem Babamın, Babam Annemin alilesinde saygı ve sevgiyle yerlerini almışlardı. Bu bir tercih meselesiydi ve ben her zaman böyle bir ailenin bir parçası olmaktan mutluluk duydum. Devamını oku

Benim Babam

Yazan: 21 Haziran 2015  
Kategori: Büyükada

Ben ve Oktar

Oğlum Oktar’ı ilk kucağıma aldığımda, Baba olmanın hazzını tattım. Oktar’ın ilk kazasında bir Babanın oğlunun duyduğu acı karşısında  duygularının nasıl dibe vurabileceğini yaşadım. Yıllar sonra anladım, henüz geç kalmamıştım… Mutlu bir çocukluğum vardı. Küçük herkesin bir birini tanıdığı, herkesin birbirine dost olduğu, Büyükada’da Tepeköy gibi bir yerde büyüdüm. Gece yarılarına kadar sokaklarda oynardık. Sonrada eve gelip kaygısızca bırakırdık kendimizi uykunun kollarına.

Geleceği düşünmüyordum, geçmişim zaten yoktu. Ne yapmak istediklerim, ne varmak istediğim hedeflerim vardı önümde, ne de geride bıraktığım acılarım vardı geçmişimde. Tek kaygım o gün oynamaktan yetiştirmediğim ev ödevim, ve ya istediğim oyuncağın alınmamasıydı. Belki de ben çocukluğuma geri dönmek istiyorum… Oynaya zıplaya okula gitmek istiyorum. Yine arkamdan birileri, Memoş diye seslensinler istiyorum. Belki de hayata karşı sorumluluğum olmasın, istediklerimi elde etmek için biraz ağlayıp sızlamamanın yeterli olmasını istiyorum. Arkadaşlarımla akşama kadar, çimli, topraklı top sahasında oynamak istiyorum. Arkadaşlarımla kavga ettiğimde öfkemi unutup bir kaç dakika içinde onlarla gülüşerek oynamaya devam etmek istiyorum. Hem yeniden çocuk olmak istiyorum, bir o kadar da korkuyorum çocuk olmaktan. Geçmişe dönmek başka, geçmişi silmek başka. Devamını oku

Yaşamın getirdikleri

Yazan: 15 Mayıs 2015  
Kategori: Almanya

Nasıl bir şeydir biliyor musunuz? Bir bina düşünün, en üst katından, bir köprüden, yada daha yüksek bir yerden, aniden aşağıya itiliyorsunuz. Hemde aşağıya atlamak gibi bir isteğiniz yokken. O sırada görülmeye değer bir manzarayı veya yıldızları seyrediyorsunuz. Kayacak bir yıldızın hemen ardından dilek tutmak için çabalarken, aniden aşağıya itiliyorsunuz.

Sonlara doğru Rakı ve çay

Sonlara doğru Rakı ve çay

Hızlıca aşağıya düşüyorsunuz, ne sizi tutan bir el nede tutunabileceğiniz bir ip var! Hızlıca düşüyorsunuz… Düşmenin sonunda yere ne kadar hızlı çarpacağınız, ve kaç parçaya ayırabileceğinizi kestiremeden. Düşmenin verdiği korku, o kadar esir almışki sizi, bir türlü hesaplayamıyorsunuz. Düştükten sonra neler olabileceğini’de kestiremiyorsunuz, düşündüğünüz tek şey düşerken, neden ben?
Uzun zamandır yazmadığımı fark etim… Yeniden bir şeyler yazmak zor geliyordu. Yazıp yarım bıraktığım yazılarımı açıyorum. Ellerim klavyenin üzerinde bir şeyler yazıp, tekrar kayıt bile etmeden kapatıyorum. Bu durumu günde en az bir kaç kere tekrarlıyorum. Beni bu hale ne getirdi? Ve neden bu durumdayım bilemiyorum. Kelimeleri cümlelerle ifade edemiyorum. Bunun sebebini muhakkak bulmalıyım. Yazı yazamamamın suçlusu tabiki ben olamam. Kendimden kaynaklandığına inanırsam, yapamadığım diğer işlerde olduğu gibi suçu kendime yüklersem, kalkamam düştüğüm yerden. Bir suçlu bulmalıyım. Devamını oku

Anneme ilk mektubum

Yazan: 10 Mayıs 2015  
Kategori: Bir Ömür dört Yaşam

Canım anam bu Anneler gününde aslında yanına gelip ellerinden yanalkarından öpmeyi planlamıştım. Biliyorsun bu Tardu’nun inadı aynı sen.

ANNEM BİR YIL ÖNCE

VİDEO İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Bir türlü gelmeme izin vermiyor. Anlıyacağın bu inatçı torunun’un beni göndermeye pek niyeti yok. Eee tabi etme bulma dünyası; Ben sana ne yaptıysam aynı taktiği bana uyguluyor. Ah be Anacığım! gidişinin üzerinden pek fazla zaman geçmedi. Gene kıyamadın bana, kabuslar içinde uyurken uyandırdın beni uykumdan. Bu arada şekerine kavuştun. Umarım her şey yolundadır. Bu mektubu bu gün mecburen yazdım. Anneler gününü kutlamak için. Aslında telefon etmeyi tercih ederdim ama, sen yokmusun sen, giderken telefonunu bile vermedin bana. Birde öyle birden bire gittin ki seni tutmak neredeyse imkansızdı. Neyse benden kurtuluş yok bu sıralar böyle mektup kart falan idare edeğiz artık. Babam nasıl? iyidir inşallah. Hoş sen gittiikten sonra nasıl iyi olacaksa garibim. Bütün hurileri kovmuşundur yanından Ziya beyin…! Kıskanç kadın. Benim tarafımdan özür dile Babamadan seni daha uzun süre bu tarafta tumamız mümkün olmadı.
Anacığım bana bir haber etsen de, bende gelsem yanınıza olmazmı? Bu tarafta işleri bitirdik nasıl olsa. Bilirsin hani çiçekmiş, böcekmiş, falan beni pek açmıyor. Eh çoluk çocuk desen hepsi yerli yerinde iyiler. Sen bana bir haber et orada  huriler nasıl? Devamını oku

Sonraki sayfa »