Bu Gün Doğduğum gün

Özlüyorum Çocukluğumu

Merhaba çocukluğum, sanadır bu mektubum.

Seni çok çok özlüyorum, çocukluğum..! Denenmiş her şeye rağmen çaresiz ve sessizce. Kızıyorum sonra sana, acıyorum. O kadar tutkuyla bağlı, o kadar vefayla sadık olmama rağmen, gidip dönmeyişine kızıyorum. Çok ani oldu, çok vakitsiz, çok gizemli. Bir veda bile etmedin ki. Henüz buna bir isim bulma kavgasındayken, terk edildişimi düşünüyorum. Bu sevgiye, bu bağlılığa, kendini layık göremediğin için acıyorum sana.

1950 Yılı Nisan’nın 14 dünde Üsküdar Zeynep Kamil çocuk hastahaesinde ailemin üçüncü çocukları olarak dünyaya gelmişim. Hemde Annem ve babamın kız çocuk hayallerini paramparça ederek. Ben pek hatırlamıyorum, üç yaşıma kadar, annem beni kız çocuğu gibi giydirirmiş. Rahmetli Dedem kendi adını okumuş kulağıma Mehmet Tevfik, bu sebepten dolayı olsa gerek, ne Annem ne de Babam, Dedemin, Babaannemin sağlığında bir türlü, Mehmet ve ya Tevfik olarak çağıramamışlar beni. Dedemin, Babaannemin  yanında Memoş derlermiş. Bu Ad ile çağırılmaya okadar çok alışmışım’ki, birisi Mehmet veya Tevfik olarak adımı söylese, dönüp bakmazmışım. Üç yaşımdayken Dedemin Üsküdardaki evine yaptığımız bir bayram ziyaretinde, Dedem elimden tutarak beni Yeni mahalledeki berber Manola götürüp, saçlarımı kestirmiş. Hatırlamıyorum;  öyle anlatırlar. Çok üzülmüş ve ağlamışım. Omuzlarımdan aşağı dökülen, lüle, lüle saçlarım, kolalı kurdelemi hiç hatırlamıyorum, sadece resimlerde görüyorum kendimi… Düşündükçe  seni,  sana imrendiğim de oluyor. Şaka ile karışık kız olsaymışım bayağı can yakarmışım herhalde.

Hani yeni alınan bir oyuncağa kanıp, daha önce alınmış bütün oyuncaklarını gözden çıkarırdın ya. Çok çabuk küser çok da çabuk barışıdım. Zaten sadece bir çocuk kendisine yeni birinle olduğu günlerde’ki  gibi, birçok kez sorgulamıştır.

Hayatımı sıfırlamayı düşündüm’mü? Bilmiyorum daha doğrusu hatırlamıyorum. Herşeyi yıkıp yeniden başlamak; alşkanlıklarımı, duygularımı, hayatıma eşlik eden her objeyi, her nesneyi, her bireyi tamamen değiştirmek. Öyle pek fazla oyuncağım’da zaten yoktu. Ağbimlerden kalan kurşun askerler arkadaşlar arasında oynadığımız misketlerim, kafa karış gibi oyunları  hatırlıyorum. Arkadaşlarla oynadığımız yakar top, saklambaç, çelik çomak, birdirbir  gibi oyunlar  hayal, mayal belleğimde duruyor hala.

Altı yaşımdaydım unutmadığım anılarımdan biri olarak anlatabilirim; Babam siyah bir jip getirmişti ileri geri ittirilen pedalla çalışıyordu farları bile yanıyordu Evimizin bulunduğu sokak Tepeköyde Nevruz  Mevki  sokağı baştan sona beton dökülü,  burada jipime binebiliyordum. Çocukluğumdan hatırladıklarım arasında hep benim için özel olanlardı Altı yaşındaydım ilkokula başlayacağım yıl Babamın eve getirdiği Tay benim için çok özeldi; Adını Atlas koyduk annesi ölmüş ve arka bahçemizde Babamın yaptığı bir barakada kalıyordu Şişe biberonlar ile besliyor tüm günümü onun yanında geçiriyordum. Denize falan kaçmadığım için, kapımızın önündeki çam ağacına  zincir le bağlamıyorlardı artık beni.

Ama insan deneyimlerini değiştiremez ki. İnsan, deneyimlerinin ürünüdür hatta. Ve ben her günden, her doğan yeni güne doğru sürükleniyorum sadece. İşte bu noktada imreniyorum sana. Erdemli olmalıyım, yapamıyorum senin gibi. Beynimde ardı ardına soru işaretleri çoğalıyor sonra. Örümcek ağını oluşturmaya başlıyor  ves vese! Çocukça.

Hep bir zan altında kalmak, hep bir ahmaklık. Acaba benimleyken beni hep denedin mi? Sana diyorum çocukluğum, yanımdayken hep kullandın mı beni? Bu mevcut halime sen mi sürükledin acaba?

Saçmalıyorum her zamanki gibi. Boş ver, boş ver söylediklerimi. Seni sorgulayacağıma, seni sana şikayet edeceğime, geçirdiğimiz güzel anıları yazmalıyım sana. Tellere takılan uçurtmamızı, nur yüzlü Babaannemizi anlatmalıyım. Biliyor musun? Sen gidince Atlas‘ ta gitti, Babaannem de beni terk etti. Bildiğim masallarda  kayboldunuz. Sanki, yer yarıldı da içinde yok oldunuz. Çok sonraları babaannemin durumundan haberdar oldum. Babam anlattı bana. Babaannem uçmağa varmış. Hatta mezarına götürdüler. Üşüyormu diye düşündüm,  Gördüm ki  senden hiçbir iz kalmamış. Teker teker okudum mezarlıktaki taşların üstüne yazılmış isimleri. Benim adımda yazılıydı, ama ben biliyordum o ben değildim; Dedemdi orada yatan. Daha sonraları sen terkettin onları en sevdiğin arkadaşlarını; istemi’yi, Bumin’i, Nesrin’i, Gülin’i,  İrfan, Fikret, Nur, Erkan, Engin, Fikret, Maki, Niki, Ömer, Haçik, Hasan (Yamyam) ve daha nicelerini.  aslında onlarda teketmişlerdi Memoşu. Hemde bir veda bile etmeden,  öğrenemeden sebebini.! Geçen sabah içim geçmiş, sersem gibiyim. Gene hatırladım seni. Vurdum duymazlığını, gülümseyişini hatta hıçkıra, hıçkıra ağlamalarını. Bazen seni çok özlüyorum çocukluğum. Şımarıklığın bile, bu gün çok sempatik görünüyor gözüme. Gözlerim doluyor ama akmıyor yaşlar yüzüme, ağlayamadım işte. İçimden bir ses ayıplıyordu belki seni . Yok, yok! İtiraf etmeliyim. İçimdeki ses değildi ayıplayan, sadece basit bir sesten ibaretti. Tamda beni terkettiğin, bir daha geri dönmeyeceğini söylemeden, en ufak bir haber vermeden gidişindi. Ne kadar çok özledim seni, ne kadar bağırsam, ağlasam da nafile. Mektuplar yazdım göndermek için yeni  adresine. Bir adresinin olmadığını anladığımda, farkına vardığımda kızıyor, öfkeleniyordum kendime. Dört elle sarıldım, senden sonra daha yeni Tanıştığım, kaynaştığım ergenliğime, belkide hayatımın ikinci  bölümüne… Kim bilir yeni yeni başlamıştı gençliğimin ilk belirtileri. Belkide ilk defa biri ile ilgilenmek, anlayamadığım duygular ile tanışmak ‘da vardı  kaderimde. Tepeköy den elimde indirdiğim  kaykaylarım belkide ilk defa benim sayemde tanışmıştı Büyükadayla.  Öğrenene kadar  bir çok yerimi incitmiş ve yaralanmasına sebep olmuştum.  O kaykaylar sayesinde yakınlaştığım belkide ilk defa farklı duygular ile tanışmama sebep olan arkadaşımın’ da düşmelerine şahit olmuş derinden üzülmüştüm. Çocukluğumu tamamen kaybettiğim yıllar’dı,  bir daha unutamadım,  Çok geri dönmek istesem de olmadı. Bırakın dönmeyi bir adrssi bile yoktu. Yeni tanıştığım ergenliğimin, getirdiği yeni duygular hennüz yeni yeni anlaşılmaya başlamışken Ailecek Adadan Ayrılacağımızın  haberi Çaresizliğimin son sahnesiydi.  Üsküdara taşındıktan sonra Hudora Marka  kaykaylarımı bir daha kullanmak nasip olmadı. Çocukluğumun son dönemlerinde  Ergenliğimin başlarında neyim varsa kaybbetmiş gibi hissetmenin ağarlığını nasıl taşıyacağımı bilemedeim…

Yaşam dediğimiz  bir Tiyatro sahnesi

Yaşam dediğin aslında bir Tiyatro sahnesinden ibarrettir. Sırası gelirse rolümüzü oynarız. Sufle gelmezse doğaçlarız.      Yaşadığınız yer Büyük Adaysa yorucudur Tepeköyde oturmak. Nevruz mevki sokağından yokuşu inmek, çıkmak her defasında, kaldırım taşı döşeli yolda koşmak. Bisikletin olsada pek fayda etmez, arnavut kaldırımlı yollarda. Olmazsa olmazıdır Büyükadanın ya araba ya eşşek.

Yazdıklarım, yaşadıklarımın yerini alıyor. İnsan yazarken, yazdıklarını yaşadıkları sanıyor, zihnimin derinliklerinde uyuyan gizli düşünceler uyanıyor. Solmuş yok olmaya yüz tutmuş duygularım canlanıyor. Uzakta kalmış çocukluğum, gençlik anılarım yorgun yüreğimi acısıyla, tatlısıyla okşuyor. Ruhumda zaman zaman oluşan karamsar duygular unutuluyor, her şey güzel ve sevgiyle hatırlanıyor,çirkinlikler örtülüyor. Öyleyse, burun kıvırmadan bu mutluluğun tadını çıkartmalıyım. İnsan bu kadar yaşadıktan sonra, gelecek günlerden çok az şey umuyor gönlü avuntuya, yeniliğe muhtaç.

Yazdıklarımı başkalarının gözüyle okumak, onların sesinden dinlemek şaşırtıcı ve güzel sanki bana ait değilmiş gibi geliyor. Bir resim beliriyor gözlerimin önünde kırık bir aynaya bakar gibi, parçalanmış aynalara benziyor gönlüm. Sanki bir balık ağına ağına yakalanmış yıllar, unutulmuş anılar dağarcığımda. Sonra esen bir lodos rüzgarı, silip süpürüyor ruhumda kalan tozları. Daha çok netleşiyor görüntüler. Onu hatırladığım zaman, asıl canımı yakan unutmuş gibi davranmam değil mi? Ne seni unutturacak kadar zaman geçecek bu aşkın üzerinden nede geçen zaman seni unuturmaya yetecek. Bırakıp gitmiş olsanda, sakın unuturum sanma, zaman sensizliğe aIışmayı öğretir Ama unutmayı asIa.

Hayatımdaki aşkları, sevileri, Dostlukları kalıcı olması gerekli anıları bile, hep geçici sanmıştım. Tekrar yaşamak için geriye dönmedi zamanım. Şimdi her şey için ne kadar da geç kaldım. O an, her zamankinden daha güzeldi. Açmış kollarını uçacak bir kuş kadar narin, Sedefe bakıyor, neyi bekliyorduk‘ki? Gökyüzü ile deniz arasına sıkışmış güneşin ışıkları, dalgalarla oyun oynuyor. Bizi anlatan şarkıları beraber dinlerdik, yolumuzu sonsuzluğa doğru çizecektik, söz vermiştik çocukça. Kumsala serilmiş ruhum, ayaklarıma çarpan dalgaları hissediyor. Nasıl bilebilirdim,buranın her şeyin başladığı ve bittiği yer olduğunu.

Kim beni onun elinden aldı, onu benim elimden, umurumda değil. Aşındırdığım kaldırımlarına bu Adanın ne söyleyebilirim? Ancak, huzursuz, neşesiz oturup bekleyebilirim. Tutkuyla kanatlanmış, kalbimi çarptıran, sonra bir kayaya çarpmış gibi bu sevgi değil mi beni yaşamaktan alıkoyan? Artık gözlerimin önünde beliren resimlerde bulanık, beni yalnız bırakmalarını söylüyorum dinlemiyorlar. Belki de bir hayal, herkesin gördüğü ve acı çektiği. Her şey biz insanlar için değil mi? Ben kendimle konuşuyorum, bendeki seni anlatıyorum. Sen başın bana dönük, elimde ellerin, yüzünde mutlu bir ifade bakıyorsun. İnanırım içinden şarkı söylüyorsun sessizce arada bir gözlerini açıp dışarıdaki gecenin koyu maviliğinde. Sanki içimden geçenleri duyuyorsun. Belki‘de öyle olmasını diliyorum kendimce. Elinden tutup, çayırlarda koşmak istiyorum seninle. Kelebekler gibi dansetmek yemyeşil çimlere karışmış papatya, gelincik çiçeklerinin üzerinde. Sonra Hiristosta bir ağaç gölgesine sığınıp, günah işlemek gözlerinin içinde.

Cessur mert çok da zeki. İyi biri ama ayak uyduramıyorum ona. Şartlandırıyor, kasıyor, yontuyor bazen kısıtlıyor, değiştirmeye çalışıyor beni. Anlayacağın, gençliğim aşıyor beni. Büyük adadaki gençlik yıllarım.

Türkiyenin diğer şehirlerini gördükten ve yaşadıktan sonra kıymete bindi. Her ne kadar kIş  aylarını maduriyet ayları olarak tanımlasamda Bu gün orada yaşadığım her güne şükrediyorum. Arkadaşlarımın bir çoğunu bu gün görsem tanıyamam herhalde, onlar içinde aynı şeyler geçerlidir.

Fikrimin her şeyime karışması, her şeyde bir karara varması korkutuyor beni. Oysa kararsız kalmak lazım bazen, yaşayıp görmek için musibetleri. Bazen bir kahin gibi, seninle yaşadıklarımızdan da geleceğimden de iyi tahmin li.

Acaba sallıyor mudur? Sallıyor da tutturuyor mudur? Bunun cevabınını alamıyorum. Üzmüyorum, değil mi seni? Umuyorum ki sıkmıyorum canını. Gayem bu değildir zaten, dile getirmek istedim sadece özlemimi. Seni çok özlüyorum. Babaannemim anlattığı masalları düşler gibi. Hastalandığımız gecenin sabahına kadar ateşler içinde sayıklar gibi. Seni çok özlüyorum çocukluğum. Eski resimlere baktığımda hatırımda kalan sadece hitab ettiğim gibi bazı arkadaşlarımın soy isimlerini ne yazık’ki

 hatırlayamıyorum Ümit, Fikret, Özkan. İrfan, Ömer, Haçik. Yamyam Hasan , Nesrin,  Çiğdem Düz, Hacer, Erkan, Engin Gürpınar, (Kızkardeşleri)Esin, Bumin, İstemi han Ulusoy, Joachim Saligmann, Karlludwig, Uzun Gönül, Ali, Kemal (Derviş) Havadis,gibi arkadaşlarımı bu gün bile hayal mayal’de olsa hatırlayabiliyorum Senkeyfine bak, beni   merak etme, emi! Hem yalnız değilim artık, gençliğim var yanımda. Anlaşamazsak da yüce bir dağ gibidir arkamda. En azından koruyabiliyor, kollayabiliyor, bu şimdilik yeter bana. Çok uzun yıllar ayrı kaldım sadece Ada 

dan değil Türkiyeden´de İstanbula bile geliş gidişlerim iş icabı en fazla iki günlük oluyordu. Bir şekilde bu sayfayı görürseniz ve Beni veyahut arkadaşlarımdan tanıdığınız varsa kendilerine bir şekilde ulaşmak isterim. bu yardımınızı esirgemeyiniz Lütfen.

Biliyor musun? İlerde yanşlılıkla tanışacağımı anlattı bir gün bana. Dedim ya, sanki kahin. Gözlerim fal aşı gibi açılmasına rağmen, nedense inanmadım ona. Güya yaşlılık, her şeyden koruyacakmış beni. Bilginmiş, aydınmış, sevecenmiş. Pamuk gibi sakalları varmış bir de. Bir de sonu olmayan uzun bir yolculuk için hazırlık planları… Arkadaşlarımı göremedenmi? Kendileriyle bir türlü irtibata geçememenin sebeplerinide araştırıyorum…  Bir Ömür dört farklı yaşam, ortam herhalde ne demek istediğimi anlatıyordur. Büyükada’da başlayan yaşamım belkide orada huzur bulacak, hep öyle olmazmı…Dikilen tohum nekadar dallanıp budaklansada kökü neredeyse orada kurur yok olur nedense. Sahi bu konuda sen ne düşünüyorsun? Tanıyayım mı kendisini? Yoksa tanımaya kalmadan keseyim mi nefesimi?

Benimki de saçmalık işte. Sana yazdığım bu mektubu hangi adrese postalayacağımı bilmememe rağmen, bir de cevap beklemek saçmalık değil de nedir sanki. Herhangi birilerine mi okusam acaba? Belki kulaktan kulağa yayılarak varır sana. Ne malum, bir bakmışsın aynı yolla senden cevaplar gelmiş bana. Bunu umut ederek, sabırsızca bekleyeceğim.

Hissettin galiba, küçüğüm bana arkanı dönüyorsun. Biliyorum senin gözlerinin önünde beliren resimlerde bulanık, belkide sararmış sandıktaki yerini almış. Sardıkça bantı geriye, resimler daha da bulanık. Sahne hep aynı sahne. Suflede gelmiyor artık oyuncular yorgun kaybolmuş, tükenmiş ezberlerde. Ben kendi geçmişimi ararken kendimde seni buldum. Tekrarı oynanmayacak oyunun tozlu sahnesinde.

Seni çok sevdim çocukluğum, Gençliğim. Hoşça değil mümkünse hep çocukça kal.

 

 

Mehmet Tevfik Özkartal
Memoş

12.Nisan 2000

Google AdSense kodunuzu buraya girin.

Yorumlar


Yorumunuzun yanında istediğiniz resmin görünmesini istiyorsanız gravatar edinin!