Benim Babam

Yazan: 21 Haziran 2015  
Kategori: Büyükada

Ben ve Oktar

Oğlum Oktar’ı ilk kucağıma aldığımda, Baba olmanın hazzını tattım. Oktar’ın ilk kazasında bir Babanın oğlunun duyduğu acı karşısında  duygularının nasıl dibe vurabileceğini yaşadım. Yıllar sonra anladım, henüz geç kalmamıştım… Mutlu bir çocukluğum vardı. Küçük herkesin bir birini tanıdığı, herkesin birbirine dost olduğu, Büyükada’da Tepeköy gibi bir yerde büyüdüm. Gece yarılarına kadar sokaklarda oynardık. Sonrada eve gelip kaygısızca bırakırdık kendimizi uykunun kollarına.

Geleceği düşünmüyordum, geçmişim zaten yoktu. Ne yapmak istediklerim, ne varmak istediğim hedeflerim vardı önümde, ne de geride bıraktığım acılarım vardı geçmişimde. Tek kaygım o gün oynamaktan yetiştirmediğim ev ödevim, ve ya istediğim oyuncağın alınmamasıydı. Belki de ben çocukluğuma geri dönmek istiyorum… Oynaya zıplaya okula gitmek istiyorum. Yine arkamdan birileri, Memoş diye seslensinler istiyorum. Belki de hayata karşı sorumluluğum olmasın, istediklerimi elde etmek için biraz ağlayıp sızlamamanın yeterli olmasını istiyorum. Arkadaşlarımla akşama kadar, çimli, topraklı top sahasında oynamak istiyorum. Arkadaşlarımla kavga ettiğimde öfkemi unutup bir kaç dakika içinde onlarla gülüşerek oynamaya devam etmek istiyorum. Hem yeniden çocuk olmak istiyorum, bir o kadar da korkuyorum çocuk olmaktan. Geçmişe dönmek başka, geçmişi silmek başka.

İffet ve Hadiye Öğretmenler ve ben

İffet ve Hadiye Öğretmenler ve ben

Yıl 1959 hatırımda kaldığı kadarı ile  Şubat tatilinden sonraki haftaydı, okuldan eve gelmiştim. Yapı Kredi bankasının aylık çıkarttığı, doğan kardeş mecmuası gelmiş, annem yemeğimi hazırlamış, Keyfim yerinde hem okuyor hem de yemek yiyorum. Annem her zamanki gibi, hadi oğlum yemeğini ye sonra rahat, rahat okursun…

-Tamam anne bir göz gezdiriyorum, arkadaşlarla top sahasında buluşacağız sonra okuyacağım. Gerçekte her şey bahane bir an önce yemeğimi bitirip arkadaşlarımın yanına gitmek oyun kaçırmak istemiyorum…

Başım dönüyor, miğdem bulanıyor, istifra edeceğim, banyoya koşuyorum. Sonrası? sonrası yok… Bayılmışım. Kendime geldiğimde, Babam, Annem, Ablam başımda duruyorlardı. Bana ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, çocuk aklımla… Nereden bilebilirdim, o günden sonra bir daha çocukça şeyler yapamıyacağımı. Yine ağız dolusu gülmek, hayata çocuk gülüşleriyle bakamıyacağımı. Her zaman olduğu gibi ilk gelen doktor Asil Ağbinin babasıydı. Zorla yaptığı iğneden sonra kendimi daha iyi hissediyordum. Sabahı Dr. Yorgo Çiropolusa götürdüler. Doktorların Babama ne söylediğini bilmiyorum. Bildiğim bir sonraki günün sabahı ilk vapurla Üsküdar Zeynep kamil çocuk hastalıkları hastahanesine gittiğimizdi.

Babam gençliği

Babam gençliği

O gece Dedemlerin evinde kaldık… Bir soraki gün Zeynep kamil hastahanesine yatırmışlardı beni. Refakatçı almadıklarından ve hastalığımın teşhisi konmadığı için tek kişilik bir odada yatıyordum. Aslında ateşim düşmüş vucudumdaki kırmızı kabarıklıklar yok olmuştu. Kendimi gayet iyi hissetmeme rağmen, hastahaneye tetkikler için yatmam gerektiğini anlatıyordu Babam.

Annem Üsküdar’da Dedemlerde kalıyor, sabahları yanıma geliyordu. Babam her gün Büyük adadan geliyor ve tekrar Büyük adaya dönüyordu. Hastahaneye çabuk alışmış arkadaşlar edinmiştim. Sabahları iğne zamanı kaçar saklanırdım. Beni bulamadıkları için İğne yapmadıklarını sanarak sevinirdim. Arada sırada parmağımdan Kan alırlardı. Pek acımadığı için izin verirdim. Daha sonra ailemden dinlediğim kadarı ile, hastalığıma her hangi bir teşhisin konulablmesi için, tüm kan, idrar, röntgen, gibi bilgilerin İstanbul Tıp fakültesi araştırma merkezine gönderildiği, koordineli bir çalışma sonunda’a teşhisin konulduğuydu. Tam üç ay kalmıştım Zeynep Kamil çocuk hastahanesinde. O kadar alışmıştım ki benim için her şey bir oyun gibiydi. Okula gitmek mecburiyetinde olmadığım için biraz da mutluydum. Sadece arkadaşlarımı oynadığımız oyunları özlüyordum. Bütün bu süreç benim çocuk aklımda sadece bir oyun gibi kaldıysa’da Babamın Zeynep Kamil Hastahanesi ve İstanbul Tıp Fakültesi arasındaki koşuşturmalarını, çaresizlik içerisinde verdiği mücdaledeki ruh halini bilmem mümkün değil. Tüm hayatı boyunca hiç kimsenin bu konu hakkında Babamın ağzından tek bir kelime dahi duymamış olması.  Benim hatırladığım Babama neden ağlıyorsun diye sorduğumda ağlamıyorum oğlum gözüme bir şey kaçtı gibi cevaplardı.

Cerrahpaşa Annem ve ben

Cerrahpaşa Annem ve ben

 Nisan ayına geldiğimizde, Zeynep kamil hastahanesinden taburcu edilmiş, Cerrah paşa Hastahanesinde Ord.Prof. Dr. Fahri Arel’in hastahanenin dördüncü katındaki özel bölümüne yatırılmıştım. Bu sefer Annem yanımda refakatçi olarak kalıyordu. Ve ben yine hastahanenin altını üstüne getiriyordum. Bütün hemşireler, Hasta bakıcılar, hatta doktorlar bile yaptığım haylazlıklara kızmıyorlardı. Yangın ihbarı yaparak İtfaiye‘yi hastahaneye getirdiğimde bile kızmamışlardı.

Babam her zaman olduğu gibi her sabah geliyor, akşam olduğunda Adaya dönüyordu. Geç kaldığı günler de küseceğimi bidiğinden aksatmadan her gün geliyordu. Babam önemli bir ameliyat olmam gerektiğini dili döndüğünce anlatmaya çalışıyordu. Ameliyatın ne olduğunu bilmiyordum ama damardan iğne, işte beni en çok korkutan olaydı. Yaptığım hiç bir şeye kızmamalarını, neden azarlamadıklarını, yıllar sonra anladım. İlk ameliyatımda sağ kalma şansımın %10 bile olmadığı söylenmiş aileme. Kim bilir Babam, Annem ve hatta beni tüm sevenlerin duygularını bu gün anlayabiliyorum. Ameliyat ve sonrasını ancak Babamın, Annemin, Ablamın anlattıklarından yazabilirim. On dört saat süren bir ameliyatın sonunda, Sağ akciğerimde köpek salyasından oluşan portakal büyüklüğündeki bir kisti, patlamasına meydan vermeden çıkartabilmişler. Ameliyat sonrası iki gün uyutmuşlar beni. Kendime geldiğimde kollarımda iğneler, belimden aşağı doğru iltahapın akması için, takılı plastik bir torba. Annem, Babam başımda. On gün pek yataktan kalkmadan yattım. On günün sonunda diren dedikleri plastik torbanın çıkarılışındaki acı daha hala aklımdadır.

Babam ve Annem

Babam ve Annem

Ameliyat sonrası bir ay daha hastahanede kaldık eskisi gibi rahat hareket edemiyordum. Dikişlerimin alınması sonrasında, taburcu edilmem Temmuz sonunu bulmuştu. Büyük ada’da yaz mevsimi olmasına rağmen, denize girmem, arkadaşlarımla oynamam yasaktı. İlk üç ay, gün aşırı Babam ile hastahaneye, kontrola gidiyordum. Üç ayın sonunda iki günde bir, son bir ay, hafta’da bir olarak Cerrah Paşa hastahanesine gidiyorduk.

Ekim ayının sonunda, sol akciğerimdeki mandalina büyüklüğündeki, bir kistin daha alınacağını söylediler. İkinci ameliyatımın pek riskli olmaması sebebi ile Ameliyattan iki hafta önce Hastahaneye yattım. Haylazlık yapmıyor, koşamıyor, Hoplayamıyordum. Ameliyata giderken bile sesimi çıkartmadan, ağlamadan, damardan yapılacak iğneye izin vermem, Ailemi daha fazla üzmüştür sanırım. İkinci ameliyatımdan sonraki hastahane günlerim, ilk ameliyarımdakinden farklı değildi. Hastahaneden taburcu olduğumda, Aralık ayı ve ben, yeni bir yıla evimde girecektim.

Şubat tatilinden bir yıl sonra, tekrar okula gidebilmiştim. Düzeltme  devamsızlıktan sınıfta kalmışım Nur baysal öyle diyor. bir yıl boyunca her hafta hastahaneye Kontrola gitme zorunluluğum, derslerden geri kalmış olmam, o yıl sınıfta kalmama sebep olmuştu. Tam tamına beş yıl daha düzenli bir şekilde, kontrollere gitmiştim.

O yıllarda çok zor bir ameliyatı gerçekleştiren ve Tıp tarihinde ilk defa kaburga kemiği alınmadan Akçiğer ameliyatı geçiren ilk kişi olarak, Sayın Doç. Dr. Adnan Salepçioğlu’nun Profösörlük tezini yazdığı kitabına konu olmuştum. Ord.Prof. Fahri Arel, Prof. Tarık Minkarı, ve Doç. Adnan Salepçioğlu, işte hayata dönmemdeki, üç sihirli el. Babam, Annem ve onların fedakarlıklarını nasıl unutabilirim. Benim Babam tüm hayatı boyunca, bir kere bile bir tokatını yemediğim, kötü bir sözünü duymadığım, canım Babam.

Babamın vefatından sonra, özel evraklarını karıştırırken, ameliyatımla ilgili makbuzlara rastladım. Alt alta yazdım topladım. 1959 yılı Şubat ayından Aralık ayına kadar, tüm Hastahane masrafları Ameliyat ücretleri 222 bin lira tutuyordu. Bu bir servet’di ve bir günden, bir güne babamın ağzından, bu konu ile ilgili bir tek kelime duymadım. % 10 luk bile bir yaşam şansı verilmeyen, oğlunu kurtarabilmek adına, servetini harcamıştı. 1968 yılında Büyük ada’dan Üsküdara taşınmamızdan dolayı kızardım Babama. Paytonları, Atları, Evini, arsalarını neden sattığını anlamadan, gönül koyardım. Ölümünden sonra bile bana, bir Babanın nasıl olması gerektiğinin dersini veren, Babamı her zaman olduğu gibi bu Babalar gününde rahmetle anıyorum. Nurlar içinde uyu Babacığım. Bana bir Baba nasıl olunur‘un tüm derslerini verdiğin için, benden ümidini kesmediğin için, sonsuz teşekkür ediyorum. Görüşmek üzere derken, şu yeni icat Babalar günün kutlu olsun‘u araya sıkıştırdım. İster kabul et ister bir kenara koy dursun belki lazım olur.

Mehmet Tevfäk Özkartal

Google AdSense kodunuzu buraya girin.

Yorumlar

"Benim Babam" için 2 yorum

  1. Nur (Baysal) Çakmak tarafından 22 Haziran 2015 10:59 tarihinde 

    Memoş’cum, yine döktürmüşsün içinde Tepeköy’e de, isimsiz arkadaşlarına da yer verdiğin yaşamına dair bir bölümü anlattığın yazında. Yalnız kusura bakmazsan iki konuda bir hatırlatma daha doğrusu düzeltme yapmak istiyorum!
    Birincisi eklediğin fotoğraf! Daha önce de paylaştığında düzeltmiştik ama yine sen kafanda düzeltememişsin anlaşılan ki aynı yanlışlık sürüyor:) Burada, rahmetli Ziya amcayı anarken anlattığın ameliyat nedeniyle kaybettiğin 1 yıllık okul kaybında mahalle arkadaşlığından sonra seninle sınıf arkadaşı da olmuştuk! Yani bir başka ifadeyle sağlık nedeniyle sınıfta kalınca mecburen, okul hayatına alttan gelen bizim sınıfta devam etmiştin! Ve bizim öğretmenimiz de Hadiye (Dinmez) öğretmendi. Bana göre dünya iyisi bir öğretmendi, çünkü öğrencieri arasında ayırım yapmazdı! Yani fotoğraftaki Hadiye öğretmen.Nereden takıldın bilemiyorum ama sen, Behice öğretmende okumadın! Vicdan öğretmenle başlayıp, kalınca da Hadiye öğretmenle devam edip bitirdin! Acaba abilerin mi onda okumuştu?
    İkinci konu ise teşhisi koyan doktorlarda ki karışıklık diye düşünüyorum. Bu konuyu da yine aslında sizden kaynaklı biliyorum ki hiçbir doktor -ki Adadaki belediye ve hükümet doktorları kasdedilerek söylendiğini hatırlıyorum- teşhis koyamamış ama Asil abinin babası tanıyı koymuştu. Zaten rahmetli Yorgo amca da o zamanlar Burgazda idi bildiğim. Adada dr Salih bey vee Siyami amca ile bir de kadın doğumcu Nuriye Develioğlu vardı bildiğim. Yani dualarınız teşhisi koyan Asil abinin babasına – kendisini gördüğümü ve ismini hatırlamıyorum – idi. Bunların kronolojisini belki hastalığının verdiği ızdırap nedeniyle karıştırıp yanlış hatırladığını düşündüğüm için eklemek gereği duydum umarım kusura bakmamışsındır!
    Bunları yazdıktan sonra diyeceklerim bitti mi? Elbette hayır! Senin o aylarca süren ameliyat serüveninden bir müddet sonra rahmetli dedeciğimin de sanırım midesinde br rahatsızlık olmuştu, gittiği doktorlardan kist, kimi mide 4 parmak sarkmış demiş. Kist diyene, rahmetli dedem de seni bildiğinden, “ben koyun postu üzerinde namaz kılıyorum acaba ondan olabiiir mi ?” diye sormuş. Doktor da “değil üzerinde namaz kılmak, postekiyi yesen bile olmaz, o yalnızca kedi ve köpekle çok yakın olmaktan oluşan bir durum” demiş. Sanırım sonunda mide sarkmasında karar kılıp ameliyat ettiler dedeciğimi sözde ayakta su içmeten falan olmuşmuş! Yani senin üstelik de küçük bir çocuk olarak geçirdiğin bu zorlu ameliyat, özellikle de gözle görülen önde kaburganın altından başlayıp arkaya doğru uzanan amelyat izlerin nedeniyle aslında mahallede herkesi çok etkilemişti! Herkes nasıl kaldırdığına şaşıyordu doğrusu!
    Senin bu ameliyatına neden olan da bir küçük köpekcikti aslında! Sen onunla burun buruna yatıp kalkıyordun bildiğim. İşte o yüzden bendeki etkisi de; asla ev içinde hayvan beslememek ve o kadar çok yakın olmamak olarak halen sürmekte ve hayvanları uzaktan sevmekteyim! Oysa o zamandan günümüze çok şey değişti, gelişti. O zamanlar hayvanların da insanlar gibi bellei aralıklarla aşısının yapılması gerektiği falan bilinmiyordu. Yalnızca kuduza karşı aşılanabileceğini bilirdik ama onu da yaptıran pek olmazdı. Genellikle köpek tarafından ısırılan biri olursa gündeme gelirdi ama 40 gün karnından iğne olanlar yine insanlar olurdu. Köpek birkaç gün gözetim altında tutulup ölmezse kuduz olmadığı anlaşılıp salınıverir, kuduz aşısı falan unutulurdu!
    Şimdilerde özellikle izlediğim bazı videolarda insanların, hatta daha yürüyemeyen çocukların bile köpeklerle olan aşırı yakınlaşması, iç içeliğini görünce hep aklıma sen geliyorsun ve artık senin çektiklerinin yaşanmaması için alınan aşı ve diğer hijyenik önlemlere rağmen hâlâ endişeyle bakıyorum doğrusu ve bunu yok edemiyorum! Allahtan senin çektiklerini çekmemişim:)
    Aslında dolaylı bir babalar günü yazısı olan yaşamından bir kesiti anlattığın bu yazı ile andığın başta Ziya amca olmak üzere artık aramızda olmayan tüm babalarımızın ruhu şadolsun, ışıklar içinde yatsınlar! Evet herkesin babası kendinin kahramanıdır, onlar kendilerinin sınırlarını zorlayarak yaptıkları fedakarlıklarla bizim kahramanlarımız olarak, bizler yaşadıkça yaşayacaklardır, umarım gittikleri yerde huzur içindedirler ve bizlerden hoşnutturlar, onlara layık olabilmişizdir!

  2. Mehmet Tevfik tarafından 22 Haziran 2015 23:39 tarihinde 

    Çok teşekkür ederim arkadaşım. Benim zaten o günler ile ilgili hatırladıklarım hastalığım ile değildi. Sonradan duyduklarım ve hatırladıklarımı bir birine bağladım. Asil ağbinin Babası bir kadın doğum doktoru olmasına rağmen bu kadar yüksek bir ateşin ak ciğerlerden ve ya solunum yollarından kaynaklanabileceğini söylemiş. Ertesi günü hatırımda kaldığı kadarı ile Dr. Chiropulosun evinde muayene etmişlerdi ne söylediklerini, konuştuklarını bilmiyorum. Bildiğim tek şey Zeynep Kamil hastahanesi çocuk bölümüne yatırılmamdı. Benim hatırımda kalanlar hastahanedeki yaşadığım çocuksu haylazlıklardı. Ne kadar ciddi bir ameliyat geçirdiğimi ölümden döndüğümü çok uzun yıllar sonra öğrendim. Babamın üç ay boyunca İstanbul Tıp fakültesi ve Zeynep kamil hastahanesi arasında koşuşturduğunu’da. Hastalığa her hangi bir teşhis koyamadıklarından sayın Fahri Arel‘in sayesinde bizzat kendisinin Amerikada yaptırdığı tahliller sonucunda ulaşıldığını duymuştum Amıcamdan. Rahmetli Babam benim ile bu konuda hiç konuşmadı. Belkide o kötü günleri bir daha yaşamak istemediğinden evde de konuşulmasına izin vermedi. Benim için her şey daha güzel olmuştu. Tüm çocuksu isteklerim yerine getiriliyordu. Hiç unutamadığım bir anımı burada anlatırsam belki gözünün önüne getirebilirsin. Orta okulda İngilizceden ikmale kalmıştım. Malum yaz aylarında ders çalışmak, pek öyle mümkün olmuyordu. O kadar şımartılmıştım’ki ertesi gün imtahanım olduğu halde umursamadan golf kulube gitmiş sabahın üçüne kadar eylenmiştim. Eve geldiğimde yatıp hemen uykuya dalmıştım. Saat altı gibi Güngör ağbim beni imtahana götürmek için uyandırdı. Verdiğim tepki; ben imtahana gitmiyeceğim çok uykum var hem göğsümde’de bir ağrı var gibi laflardan ibaretti.
    Yattığım yerde bana bir iki tokat attı, ben ağlayınca Annem, Babam odaya geldiler ve Babam Ağbime bağırırken Babamın yüz ifadesini hiç unutamadım. Güngör Ağbim uzun bir süre eve gelmemişti. Tabi ki aynı gün Babam beni Cerrahpaşa hastahanesine kontrola götürdü. Bir şeyim olmadığını iyi olduğumu öğrendi. Hatta Adnan bey yüzmeme bile izin vermişti. O zamana kadar yüzünün ifadesi hiç değişmeyen Babamın, gülümsemesi yüzündaki rahatlama ifadesinden çok etkilenmiştim. O günden sonra hiç bir zaman hastalığımı bahane ederek bir şeylere sahip olmak istemedim.


Yorumunuzun yanında istediğiniz resmin görünmesini istiyorsanız gravatar edinin!